9.02.2019

ÇARPIŞMA / TUĞBA SARIÜNAL

Polisiye romanlara uzak durmuşumdur hep. Çarpışma ne tür bir roman bilemiyorum, polisiye diye geçiyor.Bu durumda ben polisiye kitapları da okurum bundan sonra. 
Edebi yönü kuvvetli sayılmaz. Kurgu fena değil, bir iki nokta var "nasıl yani" dedirten. Dili çok sade, okuması kolay, oldukça akıcı. Kitabın arkasında " İyiliğin sınır tanımaz gücü ve insanlık kavramı üzerine yazılmış muhteşem bir roman." cümlesi içerikle ne kadar uyumlu , tartışılır. Çünkü iyilikten ziyade, mecburiyet var. İşte beni üzen de bu. İnsanların etrafta olup bitenler hakkında duyarlı olması ve dönen çarka dur diyebilmesi için, kötülüğün ucunun kendilerine dokunması gerekiyor. 
Pedofili üzerine yazılmış bir kitap. 
Eleştiride bulunmam, yazarı tebrik etmeme engel değil. Böyle bir konuya değinmesi farkındalık oluşturur umarım. Zira ne şiddete uğrayan, öldürülen kadınların sonu geliyor ne de istismara, tecavüze uğrayan çocukların.
Şahsi fikrim, çocuk istismarına kıyısından köşesinden dokunulmuş, olayların içinde ana fikir biraz güdük kalmış. 

Altını çizdiğim cümlelerden bazıları;

* Hayatın tehlikedeyken, beyninin emrettiği gibi çırpınmak yerine, kontrolü kaybetmeden  numara yapmak mucizevi bir güç gerektirirdi.
* Neyi çok sevse uzaklaşıp gidiyordu işte. Görünmez oluyordu yanında kalmasını istediği tüm ruhlar.
* İşlenen suçu ve suçluyu daha iyi anlayabilmek için iyiliğin tarafında savaşan herkes, biraz da olsa çizginin diğer tarafına kayardı.
* Geçmişini unutanlar, belki de onu bir kez daha yaşamak zorunda kalıyordu.
* Sevgiyi değil, ne olursa olsun bir arada yaşamayı ezberlemişti.Aileler birbirini sevmeseler de bir arada yaşarlardı.
* Acı bile güzel geldi çünkü canı yanıyorsa yaşadığı şey de gerçekti.
* Kimsenin yeterince önemsemediği çocukluk travmaları ne yazık ki çocuklukta kalmıyor komiser.
* Ama değersiz hisseden insanın bütün savaşları kendisiyle olur.
* oysa çocukluk, insan ömrünün en önemli zamanıymış. Sevgisiz kalan çocuk özgüvensiz olurmuş. Terk edilen çocuk ilişkilerinde bağımlı biri haline gelirmiş. Sürekli azarlanan çocuk büyüyünce sık sık depresyona girermiş. Peki ya istismara uğrayan çocuk?
* Her şeyi çocukların maruz bırakıldığı davranış şekilleri belirliyordu. Daha güzel bir gelecek hayal eden, önce savunmasız olana karşı hassasiyet göstermeliydi. Doğru kelime bu diye düşündü. Hassasiyet ve empati.
* Hemen herkes gibi, iyilik de bir yere kadar diye düşünürken kötülüğün sınırlarının olmadığını göremiyordu.
* Yaşadığı acıyı anlatabilenlerin yeterince acı çektiklerini düşünmedim hiçbir zaman.
* İnandığı zaman nasıl da parıldıyordu bakışlar. En derin kuyulara atılmış ruhlar bile kendine acımayı bıraktığında ışığın var olduğunu görebiliyordu.
* Hepimizin özlemi geçmişe değil kaybolmuş masumiyeteydi şüphesiz.

29.01.2019

AZİZ BEY HADİSESİ / AYFER TUNÇ





Yine hicran ile gün bitti, güneş battı gönül.
Yazık, ümit seni bir gün daha aldattı gönül...

Suzan Defter kitabıyla tanıdığım Ayfer Tunç'un Aziz Bey Hadisesi uzun bir öykü, kısa bir roman tadında. Can Yayınlarından çıkan kitabın 88 sayfa olduğuna bakmayın, içinde can alıcı cümleler oldukça fazla.
" Yanılgılarla dolu bir ömrün bütün çilesini saklamaktan vazgeçmiş, çökmüş yaşlı yüz" e sahip Aziz Bey'in hayatı, sevdiği,  hatta sevildiğini zannettiği Maryam'la tanışmasından sonra tamamen kontrolünden çıkmıştır.  Oldukça gururlu, dikkat çekici görünüme sahip Aziz Bey "Havaiceydi biraz, ruhu kuşları andırırdı. Filinta gibi delikanlıydı da, yakışıklıydı" İşte bu nedenle hayatına kadınlar girer, çıkar, ama hiçbirine ehemmiyet vermezdi. "Öyle bir aşk bekliyordu ki hayattan, yüzünde birdenbire patlayan bir tokat gibi, onu serseme çevirsin. Eli ayağı tutulsun, kesilsin.Böyle çarpan aşka aşk derdi Aziz Bey"

O'na göre babası bal gibi de severek evlenmişti annesiyle. Yine de evde sevgiden eser yoktu. Babası  asabiydi, onu bunu bahane eder, fırtınalar estirirdi. Zavallı annesi kaderine boyun eğmiş, silik bir kişilik olarak kalmıştı.

Aziz Bey Maryam'ı tanıdıktan sonra , daha doğrusu ona aşık olduktan sonra başlar yürek burkan hikayesi. Evet, aşık olur ama "Bu aşk, kör bir göz, felçli bir sağ kol, tekleyen bir kalp gibi, ona hep acı verdi ama onunla birlikte yaşadı." Maryam'ın ailesiyle birlikte Beyrut'a taşınmasının ardından bir süre mektuplaşırlar ve Maryam'ın "gel"  çağrılarına kayıtsız kalamayıp babasının tüm itirazlarına rağmen aşkının peşinden gider. Çarpıp gittiği kapının ardında annesinin yığılıp kaldığından haberi bile olmaz. 

Uğruna ailesinden, yerinden, yurdundan vazgeçtiği Maryam, birkaç gün ilgilense de, Aziz Bey'i arayıp sormaz olur. Çünkü "Maryam için önemli olan sadece böyle bir aşığın varlığıydı. Bunun Aziz Bey ya da bir başkası olması hiç önemli değildi." Aziz Bey bu hayal kırıklığı ile kendi içine dönük, "mutsuz ve aksi, çoğu zaman öfkeli kimi zaman öksüz bir çocuk gibi kırgın yaşadı."

"Gerçekte Aziz Bey sevildiğini sanmak yanılgısına düşmüştür." 

 Her ne kadar kitabın kahramanı Aziz Bey olsa da, erkek egemen toplumların görünmeyen yüzü, gizli kalmış mağdurları, asıl hayal kırıklığını ve mutsuzluğu yaşayan kadınlar olduğu için, bana göre Vuslat'ın yani Aziz Bey'in İstanbul'a döndükten sonra "sessiz sakin, beni bunaltmaz" düşüncesiyle evlendiği eşinin üzüntüsü, yaşadığı yalnızlık ve ilgisizlik daha dikkat çekicidir. Zira Aziz Bey "Hiç farkına varmadan babası olmuştu. Kalbini karısına açmayan, evinin dışındaki hayatı evinin içindekinden daha önemli bulan, evdeki yürek sızılarını anlamayan, anlasa da umursamayan, çehresi daima asık, sesi daima gür ve azarlamaya hazır babası."

Gerçi işsiz kalıp , dışarı çıkmadığı  günlerde fark etmiştir "olmadığı bir adam olabilmek için kendi halinde bir kadını ezmekle tüketmiş bir adamın devamı.." olduğunu. "Onu evin içinde kaybetmiş, Haliç'e  bakan pencerenin önündeki koltukta unutmuştu. İçinden neler geçtiğini hiç merak etmemişti."

Vuslat hayat arkadaşı, dert ortağı, öteki yarı olmaktan uzak, Aziz Bey'in hayatını kolaylaştıran ev arkadaşı konumundan öteye gidememiştir. Gerçi tamburi Aziz Bey, onu, her gece eve döndüğünde pencerenin önünde otururken bulur bulmasına da, eşini beklemiyordur aslında. " Vuslat bu bekleyişten çoktan vazgeçmişti. Artık hiçbir şeyi beklemiyor, sadece yılların verdiği bir alışkanlıkla, pencerelerinden ışık sızan evlere bakarak, böylesi evlerde yaşandığını sandığı mutlu hayatlara imreniyordu."

Nazım Hikmet'in "Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?" sorusuna karşılık, Abidin Dino ne cevap verdi, nasıl bir resim yaptı bilemiyorum.

Ama Ayfer Tunç, "Aziz Bey Hadisesi" kitabında mutsuzluğun, yalnızlığın, kalp ve hayal kırıklığının resmini gayet güzel çizmiş. 

* Koyu renkli cümleler kitaptan alıntıdır. 

11.12.2018

BEN BİR CEVİZ AĞACIYIM ...

Cumartesi öğleden sonra telefonda konuşurken "buluşalım, yüz yüze görüşelim" dedim. Pek hevesli değildi ama ısrarlarıma dayanamayıp geldi. Birlikte yürüyüş parkuruna gidip, hem yürüdük, hem fotoğraf çektik, hem de konuştuk. Banka oturduğumuz sırada aylar önce bana yazdığı mektubu uzattı. Daha önce hiç bahsetmemişti. Okumaya başladım . Kalemi kuvvetlidir, zekidir, duygusaldır, donanımlıdır. Böyle birinin yazdığı mektup merak duygumu zirveye çıkardı.

 "merhaba, seni ne kadar özledim bir bilsen" diye başlıyordu mektup. Hızlıca satırların üzerinde gezerken gözlerim, O'na kulak kabartmayı da ihmal etmemiştim. "Üşüdüm, yürüyelim biraz" diyordu. "Sen yürü ve ısın , okumak istiyorum "dedim. Ama ne mümkün, rahat bırakmayacaktı. Konuşmaya başlamıştı bir kere. "Oku ve geri ver " dedi. "Tamam" dedim... Başımı kaldırıp" ne geri vermesi, bu mektup benim değil mi, bana vermedin mi? Hak iddia edemezsin,vermeyeceğim" dedim.

İstemekte haklıydı,
geri vermemekte haklıydım.

 Mektubunda da belirttiği gibi, nefis bir kitabın içinde, okurunu alıp başka alemlere sürükleyecek kadar güzel cümleler vardı. "Yazmasaydım deli olacaktım" der Sait Faik.

Deli olmamak için yazmak,
deli olmak için okumak şart.

Oysa ben, hem okumayan hem yazmayan güruhun içindeyim şu aralar. Elbet okuyorum, ama gidişatımızı değil, elbet yazıyorum ama gidişatı değil. Mektup , biraz sarstı beni. Biraz çok hafif kalır, oldukça sarstı. Hani toprağa gömsem şu 3-5 sayfayı, koca bir kitap çıkar ortaya. Olayları yaşarken, ister şahsi, ister umumi, geri çekilip karşıdan bakabilmek çok önemli. Daha objektif değerlendirmek için,sebep sonuç analizi yapabilmek için, yıkılmamak, yıkıldığımızda da toparlanıp tekrar ayağa kalkabilmek için, kişisel endişelerden, korkulardan sıyrılabilmek için, bencillikten vazgeçebilmek için, daha aklı selim düşünebilmek için....
 .....

Eve döndüğümde, elime bir bardak su alıp, pencereyi açtım. Ara ara yaptığım gibi tam saksıya dökecekken gözlerime inanamadım. Aylar önce aldığım taze cevizleri , öylece poşetin içinde unutmuş, bozulduklarını görünce de üzülerek atmıştım. İki tanesi hariç. İki cevizin içinden beyaz uç çıkmış, bir umut deyip saksıya gömüvermiştim. Bir tanesi yeşil filiz vermiş, tepesinde de 3 yaprak.O anki mutluluğumu anlatamam.

 Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
 Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl
 Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril
 Kopar ver, gözlerimin gülüm yaşını sil
 Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında
 Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında ...
Diyor ya hani Nazım Hikmet bir şiirinde . Ağaç olmaya doğru yol almış cevizim de farkına varamamışım.

Derler ki, sevginin iyi edemeyeceği hastalık yoktur.
Derler ki, sevgi her zorluğu aşar.
Derler ki, sevdiğinizi söylemekten çekinmeyin.

Diyorum ki, sevdiklerimizi, en çok da kendimizi üzmeyelim, umutsuzluğa kapılmayalım. Şiir okuyalım, kitap okuyalım ve bol bol yazalım. İçimizden geldiği gibi, eğip bükmeden yazalım. Güzel anılar biriktirelim, doğru tahliller yapalım, ön yargılı olmayalım, anlamadan dinlemeden hüküm vermeyelim.

7.11.2018

MİM / İNSAN NE İLE YAŞAR?




Mimin kaynağını bilmiyorum. Sessiz Kaldım'a yaptığım yorum sayesinde kendi kendimi mimlemiş oldum aslında.

Mimleri genelde kafama göre yaptığım sıkı takipçilerimin malumudur. ( Yani mutlaka bir iki de olsa, beni okumadan geçmeyenler vardır diye sıkı takipçilerim dedim.) Bu mim de nasibini alacak elbette. 

Parmak izlerimizin, kokularımızın, karakterlerimizin , düşünce yapılarımızın..vs. farklı oluşu gibi, yaşama sebeplerimiz ve yaşam kaynaklarımız da farklı bana göre. Aksi düşünülemez. Herkesin sorusu, sorusuna aradığı tatmin edici cevabı göreceli. İstek ve ihtiyaçları farklı olduğu gibi. Bu soruya sevgi  diyenler olacağı gibi, para, sağlık, nefret, acı , aile... diyenler de çıkacaktır. 

İnsanoğlu öyle haksızlıklara, öyle zulümlere maruz kalıyor ki, Diriliş ( The Revenant)  filmindeki gibi , intikam alma duygusuyla ölüme meydan okuyabiliyor. Hayata bu duygu sayesinde tutunabiliyor. İşte bu nedenle insan ne ile yaşar bilemem, herkese tek tek sormak lazım. Ben sadece kendime ait olanı açıklayabilirim.

Ben ne ile yaşarım?
Ben neden yaşarım?
Bunca iğrençliğin,haksızlığın,zulmün , vahşetin, acımasızlığı kol gezdiği , hep birlikte cehenneme dönüştürdüğümüz bu dünyada beni ayakta tutan ne?
Her sabah gözümü açtığımda yüzüme yerleşen gülümsemenin sebebi ne?
Yapmaya çalıştığım, yapamasam da olmasını istediğim, hayattan beklentilerim neler?

Sebep yukarıda saydıklarımı unutmamı sağlayan her şey....

En başta dinginlik, sükunet. Ruhu dingin bir insan ne yazık ki değilim. Hatta bazen beni bile yoran değişkenliğim var diyebilirim. Ama çevrem, içinde bulunduğum ortam, muhatap olduğum insanlar sakin olsun isterim. Sakin olsun ki , kendi çalkantılarımla başa çıkabileyim. Mümkün oluyor mu, tabi ki hayır. 

İkinci sırada sevgi. Gözler, kelimeler ve kalpler sevgi yüklü olsun. İnsanlar işlerini kerhen değil, hakkıyla ve severek yapsınlar. İnsan, eliyle dokunduğu yere  hayat versin, yeşertsin. Bir bakış,bir söz, bir tavır yürekteki yükü alsın, olmadı hafifletsin. Sevgi hoşgörüyü, birlik ve beraberliği peşinden  sürükler. Seven, sevgi dolu olan insan affedecidir. Sevgiyle her zorluğun üstesinden gelinir. 

Liste giderek uzayacak korkusuyla en son iyilik diyorum. Maddi manevi iyilik. Karşıdaki insanı ezmeden, minnet altında bırakmadan yapılan iyilik. Yapılıp da denize atılacak kadar sessiz sedasız iyilik. 

Hadi hiçbiri olmadı diyelim. Elimizden bir şey gelmiyor, en azından insanları üzmemek, zarar vermemek, kimsenin gönlünü kırmamak... Bunları bari yapalım ki, başkalarının enerjisini sömürmeyelim, yormayalım. 






Peki ya siz ne ile yaşarsınız?

(Aslında cevaplarını merak ettiğim bloggerlar var.  Ancak bu mim  blog tarzlarına ters düşebilir diye çekindim. Misal Lelia ,  inanç,güven, sadakat... gibi. Eğer uygun görür de mimi yaparlarsa sevinirim) 



1.10.2018

HYGGE FELSEFESİ

BAŞKA BİR GÖKYÜZÜ / EMİLY DİCKİNSON

Daima açık ve durgun
Farklı bir sema,

Ve karanlığa rağmen
Değişik bir gün ışığı var orada;

Solgun ormanlar dert değil,
Sessiz tarlalara etme aldırış,

Yaprakları yeşil
Bir küçük orman var yaz kış

Ve parlak bir bahçe var,
Kırağı ve donun asla uğramadığı;

Solmayan çiçeklerin içinde
Arıların vızıltısını işitirim:

Gel gir, bahçeme
Yalvarırım kardeşim !

Sanırım insanın içine huzur veren, bu yazıya daha uygun başka bir şiir olamazdı. Zülfü Livaneli'nin Serenad adlı kitabını okurken karşıma çıkan bu şiir , Hygge felsefesi için yazılmış adeta.
Peki nedir bu Hygge felsefesi?
İnternette gördüğü, okuduğu, karşılaştığı her güzel ve faydalı bilgiyi bana aktaran , çok iyi bir "medya okuyucusu" olan  sevgili hayat yazar  sayesinde duydum ben de.
Türkçe karşılığı yok, ama "kendini mutlu etme sanatı" diyebiliriz. Gerçi  olumlu düşünme, iyi şeyler yapma, anda kalma olarak adlandıranlar da var. Olumsuz hava şartlarına, insanı depresif ruh haline itmeye yetecek iklimine rağmen , dünyanın en mutlu ülkeleri arasında yer alan Danimarka'dan çıkmış bu felsefe. Gelelim gerekli malzemelere;

Olmazsa olmazı samimi bir ortam
İster eviniz, ister sahil,ister bir dağ evi. Hiç önemli değil. Kendinizi nerede rahat ve güvende hissediyorsanız . Evde ışıkları söndürüp, mumlar yakabilirsiniz. Üstünüze pijamalarınızı ya da  salaş kazaklarınızı, ayağınıza yünlü çoraplarınızı geçirebilirsiniz. Nasıl rahat ediyorsanız. Amaç zaten negatif enerjiden kurtulmak, rahatlamak, enerji depolamak ve mutlu olmak.
Eğer sahildeyseniz ateş yakabilir, etrafında çember oluşturabilirsiniz.

Beraber vakit geçirmekten hoşlandığınız insanlar
Aile fertleri, kuzenler,arkadaşlar, dostlar, kardeşler... Hiç fark etmez. Yeter ki gerginlik yaratmayacak, olur olmaz şeylere takılıp kırılmayacak,  sizi diken üstünde olmaya zorlamayacak birileri olsun.

Yaş, cinsiyet, mülkiyet ayrımının olmaması
İşte bu felsefenin bizim toplumumuzu en çok zorlayacak maddesi. "Vay efendim ben erkek adamım, ne anlarım kahve yapmaktan" ya da "misafirim ben ayol, ne diye çayları ben dolduruyorum" gibi cümleleri zinhar kullanmıyoruz. Hepimiz  eşitiz, hepimiz kardeşiz diyerek işin ucundan tutuyoruz. Tam bir imece usulü masa hazırlanacak, toplanacak. Kimse kimseye hizmet etmeyecek  kısacası.

Güzel kokular da olmalı, kurabiye gibi, yemek gibi
Efendim derler ki, ocağın yakınında oturulmalı. Fırından mis gibi kek , kurabiye kokusu gelmeli ki mutlulukta nirvanaya ulaşalım. Ocakta kımıl kımıl, kısık ateşte pişen yemek kokusu da olabilir. Bana sorarsanız darı haşlayın, mis gibi kokuyor.  Haaa bir de şömine,soba gibi imkanlarınız varsa portakal, mandalin kabuğu yakabilir, kestane pişirebilirsiniz.  Hayal gücünüzü devreye sokun.

Müzik
Fonda şöyle insanı rahatlatan, gevşeten hafif bir müzik olsa ne hoş olur değil mi? İster enstrümantal bir müzik, ister nostaljik şarkılar olsun. bangır bangır bağırmadan  hafiften ruha işleyen bir müzik mutlaka olmalı. Ben okumadım gerçi müzikle ilgili bir madde ama müziksiz olmaz ki. Şimdi sen mum yak, ortamı loş ve romantik bir havaya sok, yemek de mideye bayram ettir , yetmesin kurabiye, kek kokusu de. . E ruhun ne olacak? Onun da ilacı müzik tabi ki.

Atıştırmalıklar, şekerlemeler, tatlılar
Daha önce de belirttiğim gibi malum bu felsefe Danimarka gibi soğuk bir memleketten çıktığı ve kuzey yarım kürede şeker tüketimi çok fazla olduğu için, çikolata, şeker... normal. Ama siz isterseniz leblebi üzüm koyun ,dut kurusu koyun, fındık fıstık koyun. Yeter ki elinizin altında yiyecek bir şeyler olsun.

Hoş sohbet
Böyle güzel bir ortamda kalkıp da siyasetten, futboldan  konuşacak değilsiniz ya... Masada oturmuş yemeklerinizi yerken ya da  çayınızı, kahvenizi yudumlarken, can sıkıcı tüm olayları, gelişmeleri, kişileri bir kenara itip güzel şeylerden, eğlenceli konulardan, şiirden , edebiyattan bahsedebilirsiniz.

Sükunet, dinginlik
Madem ki amaç rahatlamak, her şeyi unutup, sadece içinde bulunduğumuz "an"a odaklanıyoruz. Canımız o günlerde çok sıkkın olabilir, çözmekte zorlandığımız sorunlarımız olabilir. Hepsini kapının dışında bırakıp, ortamın keyfini çıkarıyoruz. Acele etmiyoruz, koşuşturmuyoruz, telaşlanmıyoruz, sabırsızlanmıyoruz. Olduğu kadar,  olmadığı kader diyoruz ;)) 


Ä°lgili resim


Aslında Hygge Felsefesi için özel günler, geceler düzenlemeye hiç gerek yok. Adı üstünde felsefe... Yaşam tarzı olmalı. İnsan,  hayatını tamamıyla bu şekilde dizayn edemez, böyle yaşayamaz belki ama, elinden geldiğince bu vakitleri çoğaltabilir. Hatta stresin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ve  hemen hemen her hastalığın tetikleyicisi olduğu yapılan araştırmalarla ortaya konmuşken, böyle günleri, akşamları, ortamları elinden geldiğince sık yaşamaya gayret etmeli. 
Yapacağımız şey çok basit. Sevdiklerimizle el ele verip güzel bir masa etrafında toplanıp ya da yerdeki rahat minderlere oturup , gülüp eğlenmek, anın tadını çıkarmak.
Tıpkı bizim Sıra Gecelerimiz  gibi....
Köylülerin, uzun kış gecelerinde, köy odalarında toplanıp muhabbet etmeleri, oyunlar oynamaları gibi....
Belki de bizim toplumumuzun Hygge Felsefesi, çubuklu pijamaları giyip , pikniğe gitmeye dayanıyordur .



21.09.2018

ASLA / MİM



Mime uygun bir müzik değil belki ama,  siz de dinleyin istedim

Sevgili Kadriye bence oldukça zor bir mim hazırlamış. Zor dedim çünkü benim "asla"larım değişir. Bugün söylemem derim, yarın dilimden düşmez. Hayatta  yapmam derim,  ölmeden önce yapılacaklar listesinde ilk sıraya girer.
Kararsızlıktan değil, hercailikten de değil. Okuyoruz, düşüncelerimizi geliştiriyoruz,  büyüyoruz  ruhumuzu olgunlaştırıyoruz.  At gözlüğümüzü çıkarıyor, farklı açılardan bakıyoruz. Kısacası insanız, "hep daha ileriye " derken, birçok şeyi ardımızda bırakıyoruz. Alışkanlıklarımızı, önyargılarımızı, ideallerimizi, düşüncelerimizi.....
O halde son zamanlardaki aslalarım demek daha doğru sanırım..
Neyse,  cevapları okuyup  beni tanıyanlar "nasıl yani" demesin;))

Asla affetmem
İkinci şansını iyi değerlendiremeyeni

Asla vazgeçmem
Objektif olmaktan

Asla hazetmem
Menfaati için yalakalık yapandan.

Asla yemem
Kendini zeki zannedenlerin numaralarını

Asla bitmesin
Yaşama enerjim, gelecek umudum...

Asla gitmem
Hayvanların olduğu sirklere asla gitmem. terbiye etmek adına ne işkenceler ediyorlar  zavallı hayvanlara. Kimse gitmezse acı çekmezler.

Asla söz etmem
Birine ufacık da olsa bir yardımım dokunduysa asla söz etmem. Ne ona ne başkasına.

Asla dememeli
"çok yalnızım" 
Çünkü yalnızım diyebileceğin biri varsa aslında yalnız değilsindir. Yoksa kendi kendine konuşmak olur, karşıdan gören deli der . 

Asla itiraf etmem
Evet etmem, Neyi itiraf etmeyeceğimi söylersem, itiraf etmiş olurum, bu da sorunun cevabı olmaz.

Asla yapmadım
Bile isteye kimseye kötülük yapmadım. 

Bu güzel mim için teşekkür ederim Kadriyeciğim. 
Okuyan herkes mimlendi ;) 


7.09.2018

DOKUZDOLAMBAÇ / NAGİHAN ŞAHİN



                                                         Dudaklarımın kenarlarında sevimli, 
                                                          iş-bilir kırışıklıklar olsun istiyorum.



"İn my blue castle" isimli blogda yazdığı yazıları keyifle okuduğum sevgili Narda , "kitaplı bloggerlar" kervanına katılalı aylar oldu. Ne yazık ki daha yeni yazabiliyorum. Bu da benim ayıbım olsun .
Kitabın ismi Dokuzdolambaç. Hece Yayınlarından  Mayıs ayında çıkan öykü kitabı. Kapak tasarımına bayıldım. Sıcak, samimi.... ev var ev, daha ne olsun. Arka kapak renginin kırmızı, kapak içi sayfaların mor renkte olması ayrı bir hava katmış. Kitap 128 sayfa, 21 kısa hikayeden oluşuyor. En çok sevdiğim tarafı, mürekkepten kısmamışlar, çok rahat okunuyor.
Hem konu, hem teknik açıdan hikayeler birbirinden bağımsız .
En çok, Ahsen Sabah ve Meclis Dışında'nın  cümlelerinin altını çizdim.
Eşik ve Sihirbazın Kızı'nda hayal gücüne hayran kaldım.
Diyorum 'daki " Amaaan, nayniri dünya, boş ver, öleceğiz nasılsa, diyorum" cümlesini dilime pelesenk ettim.
El Ele'de ters köşe oldum.
Üçken.... güzeldi. Lakin, ikizler burcunu  kıskandığını bu kadar belli etmeseydi keşke demeden geçemedim ;))
Uzun zamandır bekliyordum kitabın çıkmasını. Güzel olacağından da emindim. İtiraf etmeliyim ki, öykülerde Narda'nın yazmadaki yeteneğinin yanı sıra, farklı alanlardan okuyarak kendini ne kadar çok beslediğini de gördüm.
Sevgili Nagihan Şahin'i, kitabı için tebrik ediyor, yolun açık olsun arkadaşım diyorum.
Ne mutlu ki, edebiyat dünyası çok iyi eserlere imza atacağının sinyallerini Dokuzdolambaç'la veren güçlü bir öykü yazarı kazandı.



Kitaptan sevdiğim bazı cümleler;

- İnsan ölmüyor ama yaralanıyor. Delik deşik oluyor ve sonra bunu moda olmuş bir kıyafet gibi salına salına giyiyor. Sonra başkalarını yaralıyor. Cinayet tek seferde işlenmiyor.

- Bazı mimikleri, bazı anları anlatmak çok zordur. Aslında sadece hissetmişsinizdir. Ortada hissinizden başka sizin düşündüklerinizi doğrulayacak, onaylanmış ve genellenmiş hiçbir kanıt yoktur. Sinsi bakış ile saf bakışı ayırt etmek gibi. Beden dilini okumaktan başka bir şeydir aslında bu...

- Kendime olur olmaz aşklar, işler icat ediyordum galiba.

-İnsanın kendini tanıdığı zamanlar var. Bir, bilemedin iki saniyede olup bitiyor.

-...artık köprüler geçilmek için değil.

- Yalnızdınız, bu çağın gerektirdiği gibi ve O 'na ihtiyacınız olduğunu düşünüyordunuz. O'nun kim olduğunu bile bilmiyordunuz hem. Belki sadece " Ne güzel bir sabah!" diyebilmek için.

-Karşındaki, hayatın boyunda bir kez daha karşılaşma ihtimalinin neredeyse sıfır olduğu bir yabancı olsa belki her şeyini anlatırdın bir defada.

- Onlara durgunluk gibi ya da kibirlilik  gibi gelen şey , onun bu istemediği şeyi yapmama özgürlüğünü çok iyi kullanmasıydı.

-... bu cümle , öyle ortada tek başına bırakılacak bir cümle değildi. Bu haliyle o kadar çok şey anlatabilirdi, öyle heybetliydi ki kesinlikle yorumlanması, bir yöne kaydırılması, yontulup küçültülmesi gerekiyordu. 

- Şimdi sana  açılmaktan korkuyorum. Beni anlayamamandan korkuyorum. Ne kadar samimi olduğunu bilmediğimden korkuyorum. Hesaplılığından korkuyorum.

-Sesi, yeşil bir ağaç dalı gibi...Taze ama dayanıklı...Eğilebilir ama kırılmaz. Adları bilmem ama böyle sesi olan biri hayattan her istediğini alabilir. 

-Hayattan ne kadar çok şey istersen, karşılığı da o kadar büyük olur. Sözüme  dikkat et yalnız. Karşılığı iyi ya da kötü olabilir. Ya çok kazanırsın ya da dibe vurursun.

- Hayatında her neyden memnun değilsen değiştirmeye çalışmalısın. Vazgeçmemelisin. Bu her zaman, hatta hiçbir zaman kolay olmayabilir. Ama pes etmemeli insan.

- Yıllar sonra anlatmak için mi birikiyor anılar? İnsan yaşarken sadece geçmiş üretiyor. Hayatı boyunca  bir yandan kendini bitirirken diğer yandan bu geçmiş yüküyle evreni yıpratıyor.

- Bir gün herkes dinleyenleri olsun isteyecek. 

- Zaman ,büyüdükçe hilekar. Kötüyü,acıyı, endişeyi unutarak güzel olana daha çok yer açıyor, güzellik artmış gibi oluyor anarken.

- İnsanın içinde var diyorum; tabiat bize iyi geliyor.

-Çoğalmışken eksilmiş, ilkinden az kalmamış mıydım?