8.05.2014

.........

Sen,
Yanında "ben" olabildiğim tek insansın...


........

Kimi söylediklerine üzülür, kimi söyleyemediklerine...
Yani...
Konuşsan da bir, sussan da bir...


7.05.2014

YOL NEREYE BEN ORAYA......


Bi'şey olsa diyorum bazen... Tam tanımlayamadığım bi'şey...
Kavşak gibi, köşe gibi, dönemeç gibi...
İşte ordan kıvrılıversem, bilmediğim bir yere doğru... Neresi olduğu , nereye gittiği çok da mühim değil... ...
Herşey ve herkes arkamda kalıverse...
Dertler , sıkıntılar, dert verenler , canımı sıkanlar... Üzüntüler ve kederler...
Hepsi  kayboluverse.....


......

"Biliyorsun değil mi ? " dedi.Sessizce " evet " dedim..
Oysa bilmiyordum..
Bilmediğim için de, ağır aksak gidecekti her şey..


.........

Sonunu getiremeyeceğin yola , ne kadar gitsem kârdır diyerek düşme....
Bazen geriye dönüş  mümkün olmaz da, öylece kala kalırsın...


6.05.2014

.........

Kadının özgürlüğü, kadın hakları, kadının kişiliğini kazanması, kadına değer verme, saygı duyma, kadının çalışması, toplumda hakettiği  yeri alması....... söz konusu olduğunda , mangalda kül bırakmayan, atıp tutan  en demokrat erkekler bile, kendi eşleri, sevgilileri, arkadaşları ( kendi kadınları ) söz konusu olduğunda,  her türlü siyasal, ideolojik kimliklerini,  ilkelerini, düşüncelerini.... bir kenara bırakıp,  ilkel erkek benliğine dönebiliyorlar...
( lütfen genellemelerden kaçınalım sayın Telve,  hiç yakışıyor mu size  ...)


RUH VE BEDENİN SENKRONU....

Disiplin-Hüzün Keder Ve

Hiç ummadığı bir anda karşına çıkmış, ışık hüzmesi gibi hayatına dalıvermişti genç adam.. Kelimeleri ustalıkla kullanırken, sanki yer çekiminden kurtulmuş gibi  ruhunun hafiflediğini hissetmişti. Anlattığı hikayelerle bambaşka bir aleme dalmıştı. Bazen, odanın bir köşesine sinip, boy boy yer yatağında sıralanmış 5 kardeşe masal anlatan anacığını dinlemiş, bazen de sofralarına konuk olup, kendisine ikram edilen, yemeğin en güzel yeriyle hem karnını hem ruhunu doyurmuştu...
Başka bir havası vardı, şimdiye kadar hiç kimsede hissetmediği..Çok iyi gözlemciydi genç adam. Anlattığı her sahne,   filmden bir kare gibi canlanıyordu zihninde. Hiç bir ayrıntıyı unutmuyor, yaşadığı her anın hakkını verdiği kolayca anlaşılıyordu..
Ayakları yerden kesilirken, beyninde  şimşek etkisi yaratan soruyla kendine geldi.. Onun neden böyle güzel anıları yoktu? Bir insanın hayatı   alaca karanlık kuşağı gibi geçmiş olamazdı.
Evet eksik olan bir şeyler vardı, zaten her zaman hissettiği, ama bir türlü adını koyamadığı...
Her şeyi  ve herkesi  arkada bırakıp, kendi kabuğuna çekildi..
Sabaha karşı  dünyayla birlikte onun da ruhu aydınlanmaya başlamıştı...
Sorununun ne olduğunu anladı...
Şimdiye kadar defalarca sarfettiği " kendi hayatıma seyirci gibiyim, olaylara müdahale edemiyorum" ya da " kendi hayatıma kirli bir pencerenin ardından bakar gibiyim"  cümlelerinin sebebini de çözdü...
Bedeni ile ruhunun senkronu yoktu !!!
Beden  olayların içinde ve hep ileri giderken, ruhu arkadan, çok arkadan geliyordu.. Çünkü geçmişi kapanmamış hesaplarla doluydu.. Biriyle baş edemeden  bir diğeri  çıkıyordu ortaya.. Artık yetişemiyordu.. Ne geçmişini kapatabiliyor, ne de bu anı yaşayabiliyordu..
Oysa insan " anı" yaşamalıydı. Gününü gün etmek gibi değil !!! O an nerede ve kiminleyse   bedeniyle, beyniyle, ruhuyla ve tüm duygularıyla orada olmalıydı. Birine bir şey anlatırken, ya da birinden bir şeyler dinlerken, o an  hayattaki en önemli konu konuşuluyormuşçasına...... Bir iş yaparken   en büyük hazzı alıyor ya da  dünyayı kurtarıyormuşçasına kendini vermeliydi.  Seyrettiği manzara, sanki bu dünyada göreceği en son güzellikmişçesine bakmalıydı..
Ama bunu asla başaramamıştı  O..... Ruhu ve bedeni iki düşman gibi ayrı ayrıydı.. El ele kol kola olmamışlardı hiç..