26.02.2013

BİR KELİME...

Uzun lafa ne hacet..
"Gel " desem yetmez mi?
O bir kelimede,
Sevgim, hasretim, sensizliğim.. sezilmez mi?...






25.02.2013

İNSANLIĞA ÇAĞRI...

Güzel ve güneşli bir gün..
Öyle bahardan kalma falan değil, bilerek isteyerek gelmiş gibi..
Bilinci yerinde, zaman tünelinde kaybolmamış yani..
Şimdi bu güzel havada öfke kontrolü ile ilgili yazılar okumanın ne anlamı var ki diyorum,  kapatıyorum sayfaları..
Anladım ki, insan beyni çok karmaşık ve oyun delisi..
Eğer bir konu üzerinde yoğunlaşır  ve vaktinizi, hislerinizi o konuya hasrederseniz,   pireyi deveye çevirme fırsatını çok iyi değerlendiriyor.
Haberleri açıyorum, çocuğu makineden oyuncak alamadı diye, yedi düveli toplayıp bakkal basan baba...
Kanada polisinin hırsızlığa teşebbüs edene  tekme tokat saldırısı..
Metroda bıçakla yaralanan adamın  çelişkili ifadeleri....
Acil servise arabayla dalanlar,
Doktor dövmeye kalkanlar...
Ne oluyoruz ya hu !!
Alıp veremediğimiz ne...
Hayat bu kadar çekilmez , dünya bu kadar yaşanmaz olmamalı..
İnancı nedeniyle aşağılananlar,
Kıyafeti, küpesi, uzun saçı  sebep gösterilip dışlananlar...
Makama mevkiye prim vermeler,
Düşene bir tekme de bizden demeler...
Rüşveti, adam kayırması,  "hamili kart yakınimdir"  uygulamaları....
Yargısız infazlar...
Nerede kaldı empati, hoşgörü ?
Tamam kimse kimseyi sevmek zorunda değil
Ama saygımızı da mı yitirdik ?
Başkalarını yargılama hakkını nereden buluyoruz ki ?
Kendi doğrularımızdan başka doğruya  yaşama hakkı tanımayışımız neden ?
Mevkinin verdiği gücü, şahsi  düşmanlıklar için  kullanım hakkını kim veriyor?
Asayişi sağlamakla yükümlü olanlar nasıl oluyor da asayişin baş düşmanı haline gelebiliyor ?
Ufacık bir kıvılcım nasıl oluyor da infiallere sebebiyet verebiliyor ?
Hava güzel...
Doğa uykusundan uyanıyor...
Uykudaki insanlık !!
Sen ne zaman uyanacaksın ?







24.02.2013

SINIR ÖTESİ...

Deliliğin sınırlarında gezdim bugün...
Yok yanlış  oldu,
O sınırı aştım bugün..
Güzeldi..
Kendini dizginlemeden, nasıl anlaşılır diye  düşünmeden,
Otokontrolsüz,
Alabildiğine acımasız,
Ama  dürüstçe,
Tam kendin gibi olmak...
Düşündüğünü olduğu gibi söylemek,,
Sokaklarda bağıra çağıra yürümek...
(Sokak değil, deniz kenarıydı gerçi :))
İşte sınırı aşınca bunlar karşılıyor seni..
Önce müthiş bir  sinir harbi,
Ardından yokuş aşağı iniyor gibi, hakimiyeti kaybetme...
Sonrasında rahatlama..
Şimdi mi?
Şimdi baş ağrısı ve yorgunluk..
Çünkü delilikten akıllılığa, kendini akıllı zannetmeye dönüş biraz sancılı ve zor oluyor...
Ama tavsiye ederim, kesinlikle değiyor....:))








23.02.2013

BOŞANMADA ÇOCUKLAR...



Nasıl başladığı önemli değildir aslında..
Çünkü çıkış noktası ne olursa olsun, hayatını birlikte idame ettirme kararı alan iki insan,   sonunu kötü düşünmez hiç bir zaman..
Lakin, umulduğu gibi gitmez işler bazen..
Çatırdamalar, kırılmalar, mesafeler, sinir harbi ....derken, ayrılık kapıyı çalar...
İşte o ana kadar   olağan ya da kurtarıcı vasıfla ( kötü giden ilişkiyi tamir etme amaçla   dünyaya çocuk getirmek !  bu nasıl bir zihniyettir, çocuk üzerine nasıl kumar oynanır, küçücük bir yüreğe böyle bir sorumluluk nasıl verilir? Ayrı bir tartışma konusu tabi ki ) çocuk sahibi olunmuşsa  , asıl pandomim bu aşamada kopar.
Henüz hakim  velayet konusunda karara varmadan, " vermem- almam" tartışmaları başlar..
Bu konuda aslolan ise, tarafların kendilerinin çocukla olan ilişkileri ve onlara karşı hissettikleri  değildir elbette. 
Karşı taraf çocuğa düşkünse "göstermem",  çok fazla da takmıyorsa "almam" edebiyatı parçalanır.  Maksat karşı tarafa acı çektirmek ya da çocuk , "ayak bağı"  olsun da hayatı zindana dönsün  düşüncesidir.
Zaten ayrılan ebeveynin çocuğu olmak yeteri kadar zor ve üstesinden gelinmesi gereken  bir problemken, bir de taraflar arası hesaplaşmanın  malzemesi olmak çocuk için çok yıpratıcıdır. Ve faturayı genelde  çocuk öder. Ya istenmediğini hissedecek, ya da anne veya babasından birine hasret büyüyecektir..Her ikisi de çocuğun kişiliğinde, hayatında derin izler bırakacak, kişiliğine yön verecektir..
Oysa boşanan, ayrılan eşlerdir sadece..
Yani karı- koca olma vasfı  sona ermektedir..
Anne- babalık ise hayatla kaimdir...
Çocuğun en önemli, güzel, kötü, kritik .... anlarında, mezuniyetinde, hastalığında, evliliğinde ... bir araya gelmeleri gerektiğini, gelebileceklerini  unuturlar...
Kendi hayatları sekteye uğradığı halde, bununla yetinmeyip, kendi kanından, canında olan çocuklarının da hayatını mahvettiklerini göz ardı ederler...
Beraber yaşamak zorunda olmadıkları ve bunu  gerçekleştiremedikleri için, en doğal haklarına başvuran , ayrılan çiftler,  ayrılırken  en büyük beceriksizliği gerçekleştirir çoğu zaman..
Küçücük bir fidan boynu bükük büyür..
Bazen ayaz vurur  erkenden...
Ve hüzün  dolaşır damarlarında ....
Eşlere düşen,  çocukların bu travmayı en az hasarla atlatmalarını sağlamaktır...
Ruhlarına yeni çentikler atmak değil...









ARADA BİR SEVİYORUM SENİ :))

Çiçekliköy ' e kahvaltıya gitmişim....Güzel, akıllı, alımlı ( ah bir de çok konuşmayaydık iyiydi..neyse, mesleki hastalık diyelim :))  8  kadınla  kahvaltımı yapmışım...Çam havası, dağ manzarası....güzel güzel...bu gün gözüme girdin hayat... :)




OLSA MI OLMASA MI ?

Bir şeyin olmasını çok istersiniz..Gece gündüz, aklınızda fikrinizde,  hayalinizde düşünüzde hep o vardır... Sonra beklemekten yorulur, vazgeçersiniz. Çünkü  zaten olma ihtimali çok zayıftır.. İçinizi rahatlatmak için olmamasının ne kadar iyi olduğuna dair uzuuuuuuuun  bir liste hazırlar, hepsini  ezberlersiniz..  Aklınız da kalbiniz de ikna olmuştur, mütmainsinizdir...
Sonra...
Birden bire..
Hiç beklemediğiniz bir anda, gerçekleşiverir isteğiniz...
Kafanız karışır....
Ne hissedeceğinizi bilemezsiniz....
Üzülmeli mi sevinmeli mi karar veremezsiniz...








21.02.2013

BEN BU İŞİ ÇÖZDÜM !!!

Anladım ki, mutluluk ta zeka gibi genetik bir şey..
Mutlu olmak için , mutlu çocukluk geçirmek şart..
Bu aşamayı sağ salim atlattıysanız eğer, hayatınızda sonradan zuhur eden aksilikler, tatsızlıklar, dertler  lezzetli bir yemeğin,  fazla kaçmış tuzu gibidir...
Yani..
Hayatınıza bol bol patates doğrayın, fazla tuzunu çeksin :))